Páginas

sábado, 21 de marzo de 2015

Kürt Halkına ve Özgürlük Savaşçılarına...






Rojava Devrimci Karargâh Savaşçılarından Newroz Tertip Komitesine...



Serhildanlarıyla özgürleşme yolunu tutan Kürt halkı,

Şehitleri ve mücadelesiyle yücelen Kürdistan özgürlük savaşçıları,

Newroz 'a we piroz be..!



Son on yıldır her Newroz bir öncekini aşarak büyüyor.

Kürt devriminin 2004 Haziran devrimci kararlarından bu yana her yıl Newroz ateşi daha da yükseliyor.

Sıcaklığı daha kalıcı, etkisi daha güçlü oluyor.

Ancak görülmelidir ki, 2015 Newroz 'u Kobané zaferinin verdiği güçle Kürt devriminin Newrozlar tarihinde özel bir köşe taşı oluşturmaktadır.

Bu köşe taşının ötesi artık hiçbir ikircime yer bırakmaksızın devrimci demokratik özgür Kürdistan 'dır.


İşte emperyalistleri, bölgesel gericileri ve TC sömürgeciliğini korkutan bu gerçektir; devrimci demokratik özgür Kürdistan 'ın gerçekleşmekte olduğu gerçeğidir.

Bu korku nedeniyle bir yandan 100 yıldır Kürt halkını dört parçada sömürgeleştirenlerden mösyö Picot 'nun ahfadı bugün Rojava devrimine saraylarını, Sir Sykes 'ın ahfadı parlamentosunu açarken diğer yandan başta TC olmak üzere yerel sömürgeci güçler ve işbirlikçi ilkel milliyetçilik devrimi tasfiye tehditleri geliştiriyorlar.

Klasik tarz; ya işbirlikçilerin ve sömürgecilerin sopası ya da emperyalistlerin havucu...

Yeni Ortadoğu 'yu düzenleyenlerin reçeteleri bu...


Oysa Kürt devrimi, 2004 'teki gibi bugün de süreci görmüş ve cevabını vermiştir: " önümüzdeki süreç çözüm, özgürleşme ve devrim sürecidir... "

Bu sürecin Rojava devrimi gibi barışçıl mı, yoksa Kobané özgürleşmesi gibi savaşçıl mı olacağına ya da 6-7 Ekim serhildanlarıyla mı gerçekleşeceğine, yoksa Oslo gibi müzakereler yoluyla mı aşılacağına emperyalistler ve sömürgeciler karar versinler.

Kürt devrimi en barışçıl, en demokratik çözüm iradesini özgür ve demokratik Kürdistan kararlılığında, Kürt halk önderi sayın Öcalan 'ın özgürleşmesinde somutlamıştır.

Gerisi emperyalistlere, sömürgecilere, işbirlikçilere kalmış...


On yıldır emperyalistlerin, sömürgecilerin, işbirlikçi ve liberal Kürtlerin bütün oyunlarına karşın her yıl Newroz ateşi daha güçlü yandıysa ve bu Kürt Özgürlük Hareketinin devrimci kurmaylığı ve Kürt halkının devrimci katılımıyla olmuşsa gelecek Newrozları daha yüksek, daha güçlü yaşayabilmek için, Newroz ateşini bölge halklarının kurtuluşuna ışık kılabilmek için Kürt devrimini ilerletmek ve güçlü kılmak gerekiyor. Bütün alanlarda gerilla gibi olmak, gerilla gibi yapmak gerekiyor.

1871 'in Paris 'inden Gezi 'ye, oradan Kobané 'ye taşınan komünarların bayrağını daha da yükseltmek gerekiyor.

İçinde bulunduğumuz koşullar ve görünen gelecek emperyalistlerin, sömürgecilerin ve işbirlikçilerin hamlelerine karşı uyanık olma ve 2015 Newroz 'unu çağdaş anlamıyla bir Devrim haline getirme görevini önümüze koyuyor.

Bu temelde, Kürt devriminin ve Kürt halkının açtığı özgürlük ve devrim bayrağının komutan Yılmazkaya 'nın gösterdiği yolda Türkiyeli devrimcilerce de giderek daha güçlü dalgalandırılıyor olmasının verdiği güvenle haykırıyoruz:


Newroz 'a we piroz be..!

An Şoreş..! An Şoreş..!

Yaşasın Türkiye ve Kürdistan Devrimleri..!



Rojava Devrimci Karargâh Savaşçıları





DC 'den Alıntı...

viernes, 20 de marzo de 2015

Devrimci Karargâh Ortadoğu Komitesi; Devrim İçin Tek Mevzide Buluşalım...





Emperyalist-kapitalist AB ve ABD, girdikleri ekonomik krizden çıkışın ve yeni pazarlara açılmanın yolu olarak ekonomik ve politik rotalarını Ortadoğu 'ya çevirdiler. Emperyalist güçlerin BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) politikası 11 Eylül saldırıları bahane edilerek adım adım uygulanmaya başlanmış oldu. ABD emperyalizminin Afganistan işgaliyle başlattığı süreç, Irak ve Libya ile devam etti.


Asıl niyetleri İran devletiyle savaşa girmek olan egemen güçler, Suriye rejimine muhalif kesime desteklerini sunarak oluşturdukları iç savaş ortamı ile bölgesel kaosa adım atmış oldular.


Böylece uzun süredir dünyanın gündem ve politikası Ortadoğu üzerine kurulmuş oldu. Zira Ortadoğu 'da start alan BOP projesi ile birlikte egemen güçlerin kendi aralarındaki ittifaklar ve itilaflar netleşmeye başladı. Bu ittifakların sonucunda egemen güçlerin sömürgeleri de Ortadoğu 'ya göre tekrar dizayn edildi.


Oluşan bu kaos ortamından emperyalist güçler halkları birbirine kırdırarak, ekonomik ve siyasal uygulamalarını hayata geçirmeye yöneldiler. Kaldı ki kaotik ortamın kendisi hala devam etmekte ve Ortadoğu 'da dengelerin her " an " değişmesine de neden olmaktadır.


Ancak bu kaotik ortamdan Kürt Özgürlük Hareketi kazanımla çıkmayı başardı, bölgesel bir güç olarak kendini kabul ettirdi. Ve elbette Rojava devriminden rahatsız olan emperyalist ve siyonist devletler ve onların yerli işbirlikçileri de ezilenlerin devrimini yenilgiye uğratmak ve başarısızlıkla sonuçlanması açısından ellerinden geleni yapmaya devam ediyorlar.


Rojava devrimini boğma konusunda en çok gayret gösteren ise TC devleti oldu. Çünkü Rojava 'da oluşan kanton sisteminin ezilen halklara alternatif olması, Bakur ve Anadolu halkları içinde seçenek haline gelme ihtimali Türk devletini rahatsız eden temel bir durumdu.


Bundan dolayıdır ki TC devleti, Rojava devrimine karşı çetelere desteğini dünyaya pervasızca göstermekten çekinmedi. Keza uluslararası görüşmelerde çetelere olan desteklerini çekmenin şartı olarak Rojava’da kanton sisteminin lav edilmesini şart koştuklarını Kürt kurmayların açıklamalarından biliyoruz.


Diğer yandan ise ezilenlerin ve proletaryanın temsilcileri Ortadoğu 'da gelişen bu sürece kayıtsız kalmayarak pratik olarak bölgede konumlanmaları son derece olumlu bir durumdur. Bölgede konumlanmak ve çetelere karşı savaş vermek sadece TC devletinin hamlelerini değil aynı zamanda emperyalistlerin politikalarını da boşa çıkartmak demekti. Anadolu devriminin öncüsel güçleri bu siyasal kavrayışla bölgede konumlandılar.


Leninci Marksizmin savunucusu devrimci sosyalistlerin görev ve sorumluluklarının bilinciyle emperyalizm, siyonizm ve gericiliğe karşı savaş mevzilerinde yer alması ve Rojava topraklarında YPG / YPJ güçlerinin başlatmış oldukları devrim mücadelesinin içinde siper yoldaşlığının gereklerini yerine getirmeleri, Ortadoğu devrim cephesinin Rojava 'da temellerinin atılmasını sağladı.


Bir diğer taraftan ise devrimci mücadele düzeyinin yükselmesi oportünist düzen solcularının ve devrim kaçkınlarının afişe olmasını ve savaşkan sosyalizmin bir alternatif ve umut olarak tezlerinin öne çıkmasını sağladı.


Rojava topraklarından DAİŞ çetesinin temizlenmesi için başlatılan " temizlik operasyonu " nda DEVRİMCİ KARARGÂH ve diğer ulusların devrimci gerillaları da aynı mevzilerde düşmana karşı savaşmışlardır.


Gırke Legé Eyaleti 'nden Tıl Berak 'a kadar " Yek Devrim Yek Mevzi " şiarıyla saldırı kollarında, mevzilerde savaşan gerillaların devrimci savaşbirliği oluşturmaları dar dükkâncı anlayışın kırılmasına ve devrimci dayanışmanın büyütülmesine ilişkin son derece olumlu bir örnek tutum olmuştur.


Bu operasyonlar sırasında Tıl Berak bölgesinde rejimin yapılan hamleyi fırsat bilerek harekete geçmesinin engellenmesinde de rol oynandı. Çünkü rejim YPG / YPJ ve Anadolu devrimcilerinin özgürleştirdiği alanlara gerici politikalarıyla yerleşmek istedi. Rejimin bu hamlesine müsaade edilmedi.


Rojava devriminde gerçekleşen birliktelik savaşının Türkiye devrimi için de sergilenmesinin gerekliliği son derece elzemdir. Burada yaratılan bu havanın Türkiye devrim mücadelesine yansımasının mücadelesini de vereceğiz. Aksi bir tutum sergilememiz halinde bizi ya da sergileyen diğer devrimci özneleri tarihin asla affetmeyeceğini iyi biliyoruz.


En büyük birlikte hareket etme eylemi savaş mevzilerinde birlikte yer almakla gelişir. Ve çağrımız, başta Rojava olmak üzere tüm devrim süreçlerinde siper yoldaşlığını ve devrimci savaş çizgisini tek çatı altında büyütmek içindir.



Yaşasın Rojava Devrimi...!

Yaşasın Ortadoğu Devrim Cephesi..!

Yaşasın Türkiye ve Kürdistan Halklarının Kardeşliği..!

Yaşasın Türkiye ve Kürdistan Devrimlerinin Kan Kardeşliği...!

Yaşasın Savaşkan Sosyalizm..!



DEVRİMCİ KARARGÂH ORTADOĞU KOMİTESİ





DC 'den Alıntı...
Rojava Devrimci Karargâh Savaşçılarından Newroz Mesajı...





Tarih boyunca egemen sınıflar yoksul emekçi halklara karşı baskı, şiddet, zulüm ve adaletsizlik uygulamıştır. Ezilen halklar ötekileştirilmiş, kimlikleri ve mezhepleri inkâr ve imha edilmiştir.


Dün Halepçe 'de katledenler, bugün binlerce insanı kelepçe takarak zindanlarda çürütmek isteyenlerdir.


Dün Dersim, Sivas, Maraş, Çorum ve Gazi 'de katledenler, bugün Gezi, Soma ve Ermenek 'te katledenlerdir.


Dün Kürdistan 'da binlerce faili meçhul cinayet işleyip katliamlar yapanlar, bugün Roboski 'de 35 insanımızı uçakların attığı bombalarla katledenlerdir.


Dün 19 Aralık Hayata Dönüş adı altında hapishanelerde tutsakları diri diri yakıp katledenler, bugün hasta tutsakları F tipi zindanlarda ölüme mahkûm edenlerdir.


Egemen sınıflar iktidarlarını ve saltanatlarını koruyabilmek için tarih boyunca halklara karşı imha ve inkâr politikalarını uygulamışlardır. Onların tarihi katliamlar, baskılar ve inkâr tarihidir. Tarih onları böyle hatırlayacaktır. Fakat zulme, baskıya ve inkâra direnen ve başkaldıranları da tarih yazmıştır.


Ortadoğu 'da Kürt halkı başta olmak üzere tüm halklar için öneme sahip olan 21 Mart Newroz Bayramı 'nın tarihsel önemi de bilincimizde, yaşamımızda hala tazeliğini korumaktadır.


Demirci Kawa 'nın zulme ve baskıya karşı yaktığı ateş, bugün Kürdistan 'ın tüm coğrafyasında binlerce Kawa 'nın elinde meşale haline gelmiştir. Günümüzün zalim Dehak’lara karşı boyun eğmeyenler bugün Rojava topraklarında DAİŞ çetesine karşı tarihi bir savaş veriyor.


Çetelerin insanlık dışı uygulamalarına karşı insanlık mücadelesi veren ve bu uğurda şehit düşen yoldaşlarımızı da asla unutmayacağız. Onların yaktığı direniş ateşini ve mücadele bayrağını daha yükseklere çıkartacağımızı ve Kürdistan 'ı ve tüm dünya halklarını özgürleştirene kadar mücadelemizi sürdüreceğimizi buradan yineliyoruz.


Başta Kürt halkı olmak üzere Ortadoğu halklarının Newroz bayramını kutluyor, halkların imha ve inkâr edilmediği, eşit, özgür ve adil bir düzende yaşadığı bir dünyada kutlayacağımız Newroz 'ların mücadelesini veren tüm yoldaşlara ve halkımıza başarılar diliyoruz.


Devrimci Selam ve Saygılarımızla...



Newroz Piroz Be..!

Şehid Namırın..!

Yaşasın Türkiye ve Kürdistan Devrimlerinin Kan Kardeşliği..!



Rojava Devrimci Karargâh Savaşçıları




DC 'den Alıntı...

domingo, 15 de marzo de 2015

Comprendiendo la Revolución de Rojava...



La siguiente entrevista fue realizada en colaboración con Dylan Murphy y Rojava Report. Dylan Murphy es historiador y activista sindical en la Unión Nacional de Educadores. (Inglaterra).

Özgür Amed es periodista, columnista, profesor y activista en Diyarbakir, donde imparte cursos sobre cine y trabaja con organizaciones locales de la sociedad civil como coordinador del proyectos. Escribe regularmente editoriales para los periódicos Özgür Gündem y Özgür Politika, contribuye en varias revistas, asiste a periodistas extranjeros que trabajan en el Kurdistán, y proporciona análisis de la región a los medios de comunicación extranjeros.


1.- ¿Cuál es el origen de los cantones de Rojava y de la revolución en líneas generales?¿Cuándo surgen y que hay de nuevo sobre la revolución? Este sistema se entiende mejor cuando uno comprende las razones que existen detrás de la emergencia de la revolución y porqué es tan necesario este sistema. La hoja de ruta de la revolución de Rojava es su propia constitución, llamada " Contrato Social ". Esta Constitución fue confeccionada y aceptada por la Asamblea Legislativa de la Administración de la Autonomía Democrática el 6 de enero de 2014, en la ciudad de Amude (Rojava).

El preámbulo de la Constitución dice lo siguiente:

" Nosotros, los pueblos de las regiones autónomas democráticas: kurdos, árabes, asirios caldeos, asirios arameos, turcomanos, armenios y chechenos, por nuestro libre albedrío, enunciamos el siguiente Contrato Social para establecer justicia, libertad y democracia de acuerdo con los principios de equilibrio ecológico, de igualdad, de no discriminación por motivos de género, religión, idioma; para dar cuenta de una sociedad democrática y de una vida en común basada en un marco político y moral que promueve el entendimiento mutuo y la convivencia en la diversidad; y para garantizar los derechos de las mujeres y los niños, la protección, la defensa y el respeto a la libertad de religiones y creencias.

La Administración de las comunidades autónomas democráticas no acepta el entendimiento basado en el concepto de Estado-Nación. No acepta una sociedad basada en un estado militar ni religioso, ni acepta la administración en un poder centralizado.

La Administración de las Comunidades Autónomas democráticas está abierta al consenso social, hacia la democracia, el pluralismo, mediante el cual todas las formas étnicas, sociales, culturales y nacionales puedan expresarse a través de su propia administración. Estamos comprometidos con la paz y el respeto nacional e internacional de las fronteras de Siria y con los derechos humanos. "

Teniendo en cuenta el contenido de dicho preámbulo ¿existe un sistema mejor para la convivencia en Oriente Medio? No. Sin embargo las dificultades llegan cuando uno lucha por lo que cree, cueste lo que cueste. Y ahí está la diferencia.

Así que, la cuestión es cómo hemos llegado a esta situación y de donde surge la revolución. Siria, que perdió su guerra con Francia en 1920 y permaneció bajo el dominio colonial francés durante 26 años, recuperó su independencia en 1946. A partir de esta fecha y hasta la década de los 70 el país experimentó un período de caos marcado por repetidos golpes de estados junto con la caída de la República Árabe Unida (1958-1961), terminando con el golpe Baath y el comienzo del nuevo régimen.

Una fotografía tomada en 1941, cuando Siria aún estaba bajo el dominio de los colonizadores franceses. En la fotografía el general francés Georges Cartroux está caminando al lado de un hombre de edad avanzada , Nur Eddin al-Khatib

Una de las primeras tareas emprendidas por este régimen fue revocar la ciudadanía a cientos de miles de kurdos. Los niños nacidos kurdos carecían de todos los derechos y protecciones y fueron aislados socialmente. Desde el momento en que la familia Al-Assad llegó al poder en 1971 hasta hoy, la identidad kurda ha permanecido bajo la amenaza de un genocidio cultural y político.

Muchos gobiernos dictatoriales, se vinieron abajo con la aparición de ' primavera árabe '. Si hubieran existido estructuras fuertes y democráticas la ira social, política y justificada de las personas que salieron a las calles contra los gobiernos autocráticos de Túnez, Egipto, y Libia, podría haber sido canalizada. Siria y otros países del Medio Oriente llegaron a un caos generalizado.

Además hay que añadir el papel que cumplieron los poderes internacionales y regionales, instrumentalizando dichas revueltas en su propio beneficio. Esto es particularmente cierto en el caso de la guerra civil de Siria, donde las esperanzas del pueblo por alcanzar la libertad y la democracia fueron destruidas por la intervención de fuerzas reaccionarias.

Sin embargo el pueblo de Rojava, que dentro de Siria se encontraban en un pozo sin luz durante años, experimentando las políticas negacionistas y de asimilación forzosa implementadas por el régimen baasista, fue capaz de convertir la “primavera árabe” en la revolución de la Nación Democrática debido a la acumulación de fuerzas durante décadas de resistencia.

Rojava, que es la parte más pequeña del Kurdistán dividido, dio a conocer la revolución al mundo desde Kobanê el 19 de julio de 2012. El destino de los 3 millones de kurdos, que habían pasado un largo período de tiempo bajo ocupación del régimen sirio, entró en una nueva era en la forma de una rebelión contra el Estado-nación, que había sido objeto de numerosos avances e importantes reformas.

Los cantones se formaron poco después de la asunción de su constitución. El Cantón de Cizîre fue proclamado oficialmente el 21 de enero de 2014, el Cantón de de Kobanê el 27 de enero y el Cantón de Efrîn el 29 de enero. Las Administraciones Autónomas Democráticas siguen siendo una parte del territorio sirio. En cada Cantón existe una Asamblea Legislativa, una Asamblea Ejecutiva, una Comisión electoral, una Asamblea Constituyente y Asambleas Regionales.

Éstos están formadas a partir de varias unidades locales. Estos cantones no se involucran en ninguna tarea relacionada con el Estado, los cantones defienden los derechos de las comunidades locales y tienen como principio la resolución de problemas a través por medios pacíficos. Además cada cantón tiene derecho a su propia bandera, emblema e himno.


2.-¿Quiénes son las fuerzas defensoras de Kobanê? ¿Cómo han sido capaces de defender la ciudad del ISIS, que estaba mejor armado? Hoy en día las fuerzas oficiales de defensa de Kobanê son las Unidades de Defensa del Pueblo (YPG) creadas en el 2004 y las Unidades de Defensa de la Mujer (YPJ) que se crearon de manera independiente, ambas actúan coordinadas. Son las únicas responsables de la autodefensa de la totalidad de Rojava.

El ataque más pesado lanzado contra Kobanê se inició el 10 de septiembre de 2014 y fue declarado en batalla oficial el 15 de septiembre hasta nuestros días. En el transcurso de esta batalla otras fuerzas se unieron en la defensa de Kobanê y algunas de ellas continúan allí. Uno de los grupos más importantes es el conocido como El Ekrad (Cebhet’ül Ekrad en árabe) o ' frente kurdo '.

Comenzaron formando parte del Ejército Libre de Siria durante la guerra civil y más tarde abandonaron sus filas. Durante los últimos meses 150 combatientes peshmergas participaron en la defensa de Kobane, tras la decisión tomada por el Gobierno Regional de Kurdistan. Además de estas fuerzas, también participaron otros grupos: Ehrar Siria, el Siwar El Raqa (Şoreşgerê REQA), SEMS-î Simal.

Esto nos muestra que en Kobanê no solo luchan kurdos. Hay que mencionar de manera especial la presencia de combatientes del MLKP turco, así como brigadistas internacionales procedentes de América, Holanda, Africa, que llegaron para unirse a la lucha. Todas estas fuerzas son las que participaron en la batalla.

Una guerra se pierde cuando uno depone las armas, o si pierdes la esperanza. Según los combatientes una de las fuentes de motivación más importante es la gran injusticia que se está perpetrando allí, el convencimiento de que si no se enfrenta hoy, mañana será peor.


3.- Se ha hablado mucho sobre las actitudes y el trato de los miembros del ISIS hacia las mujeres. Al mismo tiempo, las mujeres se enfrentan sistemáticamente a la violencia y a la opresión por todo el mundo. ¿Qué papel han tenido las mujeres en la revolución de Rojava? Asya Abdullah (co-presidenta del Partido de la Unidad Democrática- PYD) ha expresado una realidad cuando dijo que las mujeres kurdas lucharon lo dieron todo cuando comenzó la revolución.

Con esto quería decir que las mujeres ya estaban comprometidas con la lucha antes de que comenzara, y llevaban tiempo organizándose en todas las áreas de la vida. Podemos decir que las mujeres kurdas llevaron la revolución a Rojava. Tomaron parte en cada una de las decisiones en Rojava. El color de la revolución de Rojava es del color de las mujeres.

Arin Mirkan

Las mujeres de Rojava han conducido y a la vez liderado dicha revolución. Tenemos el ejemplo de una mujer que se ha convertido en un símbolo de la resistencia de Kobanê: Arin Mirkan.

Desde que comenzó la guerra, las mujeres y los niños son los que se llevaron peor parte. Ahora el ISIS vende a las mujeres yezidíes secuestradas en Sinjar en los mercados de esclavas sexuales, y esto está sucediendo en pleno siglo XXI. ISIS lanza sus ataques sobre las mujeres de manera sistemática, así que ellas sufren la guerra doblemente.

Las mujeres que están luchando han definido esta revolución como " la posibilidad de respirar ". No solo luchan por sus derechos y por las mujeres de Oriente Medio, sino por las mujeres de todo el mundo. Ellas siempre subrayan este hecho cuando se expresan. Una mujer luchadora de Kobanê está protegiendo los derechos de una mujer en Diyarbakir y los derechos de una mujer que trabaja en Nueva Jersey.

Si hoy se está hablando de la lucha de las mujeres de Rojava es porque detrás de todo esto hay un programa histórico. El primer batallón exclusivo de mujeres en Rojava fue el Batallón " Mártir Ruken " formado el 5 de marzo de 2013 en Efrîn, después comenzaron a formarse batallones de mujeres rapidamente por todo Rojava.


4.- La baja participación electoral en Estados Unidos llegó a mínimos históricos, y dicho fenómeno es frecuente en todo el mundo. ¿Qué modelo de democracia se está aplicando en Rojava como se está trabajando para empoderar y involucrar a las personas? El modelo que ha surgido en Rojava es un sistema de Autonomía Democrática. Si la nación democrática es su espíritu, la autonomía democrática es su cuerpo.

Los elementos esenciales de este sistema se resumen en los siguientes aspectos: La fuente del poder es el pueblo y son las personas las que poseen el poder. La administración es puesta en práctica por las organizaciones y las asambleas elegidas democráticamente. Ningún gobierno puede permanecer al margen o por encima del contrato social establecido por la Administración de la Autonomía Democrática y ser considerado legítimo. La fuente de las asambleas y de los órganos de gobierno proviene del pueblo. No se acepta a ningún organismo que actúe para sí mismo o por el interés de un solo grupo.

En la sociología y en la filosofía la palabra " autonomía " tiene el significado opuesto de concepto latino " autoridad ", y en las ciencias políticas tiene un significado opuesto de " heteronomía ". El concepto proviene de la combinación de ' autos ' (griego: auto) y " nomos " (ley, norma, regla) y desde esta raíz ha adquirido un significado de " hacer como la ley " o " estar sujeto a la propia ley ". Lo que existe en Rojava es ante todo una forma de " autonomía política ".

La autonomía política aquí significa fundamentalmente que el poder ejecutivo y legislativo es transferido desde el Estado central a los órganos regionales elegidos democráticamente, y tienen que estar representados y protegidos todas las culturas y minorías étnicas que viven en estas tierras. Este modelo, al comienzo de la guerra civil siria, encontró su propio camino, cuando los kurdos y otras minorías étnicas optaron por una tercera vía, exigiendo gobernarse a sí mismos por sus propios medios y con sus propios recursos.

Dicho modelo favorece la voluntad de una sociedad en su conjunto y un sistema político que se desarrolla en sí mismo. Dicho modelo también está enfrentando el ataque de las fuerzas salvajes y reaccionarias del ISIS. Y los pueblos que creen en este modelo de autogobierno están luchando juntos. Armenios, asirios, árabes, turcos y otros muchos pueblos han declarado su deseo de vivir en libertad en virtud de este modelo y se han convertido en los motores de esta revolución.


5.- El mundo capitalista todavía se está recuperando de la crisis económica del 2008 y la desigualdad está aumentando en muchos lugares alrededor del mundo. ¿Qué alternativas económicas se están desarrollando en Rojava?

El pilar económico ha sido una parte esencial de la revolución de Rojava. Defiende un modelo económico autónomo y están trabajando duro por sacarlo adelante. El capitalismo rodea a todos y a todo, en un siglo en el que es difícil respirar y en el que aparentemente carecemos de alternativas y salidas.

En Rojava estamos descubriendo un modelo económico alternativo, basado en la economía comunal. El Dr. Ahmet Yusuf, Ministro de Economía del Cantón de Efrîn, hizo algunas observaciones al respecto en la conferencia celebrada sobre la Economía en la Autónomía Democrática.

" Tomamos como principio la protección y la defensa de los recursos naturales. Cuando nos referimos a la defensa no lo hacemos en sentido militar, sino a la autodefensa contra la explotación y la opresión que enfrentan las personas. Tenemos que superar muchos obstáculos para poder reestructurar la economía comunal de Rojava.

Los gobiernos basados en políticas capitalistas han intentado obstaculizar nuestro progreso en el ámbito económico, y social. Estamos trabajando para crear un sistema que combina el anti-liberalismo, la sostenibilidad ecológica y la propiedad común moral con la producción comunitaria y cultural ".

Uno de los argumentos fundamentales que vienen en contra de esto en Rojava es la realidad de que todos los medios de producción y las relaciones de producción están basadas en una base jerárquica y de clase. En el nuevo modelo económico la clase obrera está siendo liberada del sistema jerárquico instaurado por el poder hegemónico y el colonialismo.

Bajo este modelo se están desarrollando cooperativas basadas en una economía social. Por ejemplo, si una empresa entra en Rojava, ésta tendrá que entrar a formar parte del sistema de cooperativas. La organización comunal constituye la fuerza principal de las asambleas populares. Existe el impulso de fundar en los tres cantones una economía a largo plazo basada en los principios de socialización de los sectores agrícola, ganadero, industrial y de servicios.

La " Organización para el Desarrollo Económico ", que ha sido creada en Rojava es una organización que merece ser observado con meticulosidad. Dicha organización analiza los proyectos que se están construyendo para alcanzar la independencia económica. Lleva a cabo sus actividades en torno a 6 categorías principales: comercio, servicios, construcción, agricultura, industria y combustible y recursos energéticos. Este sistema, hasta la fecha confía en su propia fuerza.


6.- La discriminación basada en el origen étnico o en la raza es una práctica común en todo el mundo, y la violencia contra las minorías está aumentando en muchos lugares. ¿Cómo funciona el modelo de las minorías en el proyecto de Rojava? Con el fin de entender y dar sentido a la política en torno a las minorías en Rojava podemos explicarlo mejor a través de tres pequeños ejemplos que representan tres categorías principales.

La primera es la cuestión de la " fe ". En este momento vemos que el radicalismo fundamentalista se está extendiendo a través de Oriente Medio. Los poderes hegemónicos y las políticas centralizadoras han querido homogeneizar esta región, que se ha caracterizado por ser un mosaico de culturas y pueblos. El único lugar donde se han resistido a estas políticas ha sido en los cantones de Rojava. Rojava ha sido uno, sino el único lugar de Siria donde no se han destruido iglesias, donde las diferentes religiones pueden practicarse libremente y donde la libertad de creencia está garantizada por el gobierno.

El segundo es el factor de " gobierno ". En cada cantón co-presidido está representado una minoría. La constitución de Rojava garantiza el derecho a expresarse y defenderse en su lengua materna y promocionará el desarrollo y la protección de cada minoría.

El tercero es el factor " guerra ". Árabes, armenios, asirios y muchos miembros de otras minorías están luchando en el mismo frente en el conflicto actual. Ellos han tomado las armas y están luchando para defender este modelo. Esto es muy importante. Movilizarse y tomar partido en una guerra por la libertad sin verse obligados a ello, es una cuestión de confianza y de fe.

Cuando reunimos juntos todos estos elementos, nos planteamos la pregunta " cómo debemos vivir juntos " ? Por este motivo hoy en día se habla de la " Revolución de los Pueblos " en la batalla de Kobanê y todo Rojava. Asirios, sirios, armenios, caldeos y otros pueblos que viven en Rojava están tomando posesión de la Revolución de Rojava. El sistema que se ha proclamado es un sistema de los pueblos.

El abogado y presidente de las minorías cristianas de la Administración, Cemil Abdulehed nos da un resumen fidedigno de la situación cuando dice " también estamos viendo que somos parte de un sistema en el que la propia lengua, la cultura, la fe y el color de cada uno puede tener su lugar. Estamos trabajando para poner este sistema en su lugar ". En la Constitución de Rojava no encontrarás ninguna referencia sobre las tensiones o lealtades debidas a ningún grupo étnico o religioso ".


7.- Tras el avance del ISIS en Siria e Irak muchos neoconservadores y republicanos han pedido el regreso de soldados norteamericanos a Oriente Medio. ¿es necesaria la participación de estos soldados en el conflicto de Siria e Irak? Antes de contestar si la intervención de estos soldados es necesaria o no uno debe preguntarse: “cuál es la tarea de los soldados estadounidenses en Irak o Siria?. Hoy en día está más vigente que nunca la afirmación " divide et impera " bien conocida como " divide y vencerás ". Hasta ahora esto es lo que más o menos ha venido sucediendo.

Si analizamos los resultados y no el proceso detenidamente vemos que una de las razones de lo que está sucediendo hoy con los problemas de Oriente Medio es Estados Unidos y sus políticas para la región. El ISIS es también resultado de estas políticas. La intervención de Estados Unidos en Kobanê llegó junto con el inicio de la toma de posesión del ISIS de las regiones productoras de petróleo al sur de Kurdistán [en el norte de Irak]. De hecho el contraalmirante John Kirby como portavoz del Pentágono ha admitido este hecho.

Los Estados Unidos alegan llevar la libertad. ¡En toda mi vida nunca antes he visto tanta libertad bañada en sangre! La presencia de los soldados aquí no ha hecho otra cosa que hacer que la gente acepte un mal menor para evitar otro peor. Pero todo ha sido conducido hasta el momento de una forma tan caótica que los Estados Unidos, se alzan como el único poder político-económico capaz de producir una solución, y se han convertido en apóstoles de la libertad. Esto es una forma de hegemonía.


8.- Los críticos de la política exterior estadounidense han afirmado que Estados Unidos tuvo un papel en el desarrollo del ISIS, y que desde el principio, su único objetivo fue la eliminación de Al-Assad. ¿Está de acuerdo con este punto de vista? ¿Qué o quiénes son los responsables del ascenso del ISIS?

En particular, me gustaría referirme al ascenso del ISIS. Uno de los factores que contribuyeron a su producción fue su conversión en un " fenómeno " mediático. Cada noticia que se exhibe en los medios sobre el ISIS ha supuesto un escaparate y una especie de propaganda de esta organización. El ISIS se describe a sí mismo como un movimiento contra la modernidad. Pero usted puede comprobar que es lo suficientemente moderno como para realizar puestas en escena tan escrupulosamente estudiadas como en la película ganadora de un Oscar " La noche más oscura ".

Sus videos donde se muestras los asesinatos han sido filmados con material de alta definición y tienen efectos resultado de horas de trabajo con material de última generación. Todo es como una fantasía propia de los videojuegos. Las palabras de un joven inglés apodado ' Ebu Sümeyye El-Britani ' han sido ampliamente distribuidas. Supuestamente dijo que " luchar en primera línea en Siria es mucho mejor que jugar al Call of Duty. " Esta es la vertiente socio-psicológica de este " fenómeno ".

Es importante señalar los antecedentes históricos del experimento de la guerra en Afganistán. Desde la ocupación de Afganistán después del 11 de septiembre y la guerra de Irak, los Estados Unidos han continuado protegiendo las riquezas subterráneas y han fortalecido los acuerdos importantes pactados con otros estados que les rodean. El ISIS ha utilizado el caos actual para atraer a miles de combatientes.

Al romper sus lazos sociales con Al-Nusra y Al-Qaida y ampliando su campo con operaciones eficaces han aumentado su capacidad de crecer y de ganar adeptos. En este contexto, es mucho más fácil realizar su labor propagandística, y a esto hay que añadir la estratégica identificación con el Islam creando una imagen yihadista para sí mismo. De esta manera, tras el aumento de la islamofobia en Europa, se ha podido sacar a miles de seguidores que abandonaron sus países europeos de origen para unirse a sus filas.

Otra razón que impulsó al ISIS fue el reconocimiento gradual como organización capaz de matar y de llevar a cabo todo tipo de masacres. Y este factor no fue pensado o debatido suficientemente y por lo tanto no se tomaron las debidas precauciones. Esta organización ha entrado en nuestras vidas en un grado mucho mayor que cualquier organización fundamentalista clásica en Oriente Medio.

Y lo hizo apoyándose en un cierto tipo de ideología. Por ejemplo, racionalizando la práctica de las decapitaciones, se estaba empleando una referencia lo suficientemente fuerte como para atraer a miles de personas a sus filas. Esto no fue suficientemente analizado… y cuando esto comenzó a llamar la atención internacional ya era demasiado tarde.

Sin embargo la mayor fuerza catalizadora del éxito del ISIS fue el factor económico. Desde el pasado se creo una red de relaciones y de cultura alrededor del fenómeno de Al-Qaida, incluyendo una enorme cantidad de apoyo por parte de las monarquías del Golfo Árabe. También es importante señalar que la ocupación de Mosul, una zona rica en recursos naturales se convirtió en la despensa inagotable de recursos para la organización, que pasó a controlar la producción de petroleo. El secretario de estado norteamericano, John Kerry confirmó que Turquía es uno de los países compradores de petroleo del ISIS.

Ahora bien, ya que se acerca al tema de Al-Assad, los Estados Unidos, e ISIS… no creo que los Estados Unidos ignoren nada. Ellos eran totalmente conscientes del progreso de dicha organización. Si el ISIS camina hacia sus propios intereses quizá puedan trabajar juntos el día de mañana y si no pasado mañana, y esto no debería sorprendernos. El ISIS y grupos similares funcionan para mantener a Estados Unidos en la región. Hoy en día es el ISIS, mañana será otra organización. En este sentido el ISIS es sólo una máscara. Cuando desaparezcan surgirá otra en su lugar.


9.- Algunas personas de la izquierda han realizado comparaciones entre la situación en Kobanê y la Guerra Civil española, cuando miles de antifascistas de todo el mundo fueron a luchar contra el fascismo. ¿Cree usted que es una comparación valida?

Todas las resistencias de la historia se asemejan un poco. La resistencia en Kobanê ha sido más identificada [entre los kurdos – nota del traductor] con la batalla de Stalingrado. Pero me puede pregunta que si se parece más a la guerra de independencia de Argelia. O tomar la lucha de su santidad Hussein contra Yazid primero, o las luchas de Sheikh Bedreddin o John Ball, o la resistencia heroica de Varsovia contra los alemanes – cada una de ellas fue un experimento para Kobanê.

En todos los lugares donde hay una resistencia tan sólo cambia el tiempo y la ubicación. ¡La esencia es la misma! Lo que sucede en el campo de batalla es lo mismo. Las actitudes del enemigo, su motivación para destruir son las mismas.. de aquí deriva la universalidad del fascismo.

Me gustaría decir que hay similitudes entre la solidaridad antifascista internacional que surgió durante la Guerra Civil española y Kobanê. Cuando miramos a España en 1936, Rusia en 1940, Italia en 1941, Francia en 1942, Cuba en 1954 y muchas otras resistencias históricas vemos hechos que se asemejan entre las personas que luchan en el frente.


10.- ¿Qué puede hacer la gente de todo el mundo para apoyar la revolución en curso en los cantones de Rojava? Lo más importante es que la gente muestre su apoyo reconociendo a los cantones y a sus estructuras autonómicas. Todo lo que acontece en Rojava y su lucha justificada se ha convertido en un tema político central y merece explicarse y ser entendido. Se han perdido vidas humanas en cada paso que se ha dado para defender los valores democráticos que están surgiendo allí.

Lo segundo es mostrar nuestra solidaridad revolucionaria. Estamos obligados a hacerlo. El ISIS está tratando de deslizarse por todas partes. Pero en mi opinión existe una amenaza similar para todos aquellos que rechazan el modelo de Estado-nación. Y podemos ver las diferencias por los métodos empleados.

El tercer punto es establecer relaciones diplomáticas. Rojava no debe ser aislada políticamente. El modelo de Rojava no solo afecta a los sucesos de Oriente Medio. Rojava es el objetivo de muchos países, en particular de Turquía. Hace poco el presidente turco Erdogan declaró que la " formación de los cantones constituye una amenaza para nuestro país ".

Con cada paso diplomático con los cantones de Rojava este tipo de discurso morirá poco a poco y esto es porque la revolución de Rojava es una revolución popular y es una lucha por la construcción de la democracia, de la libertad y no es solo una fachada más. Es este marco es donde el apoyo se hace más y más necesario.

Un afectuoso saludo...


Özgür Amed

Fuente: Rojava Report

jueves, 12 de marzo de 2015

Halklara (2)...





Bu ikinci bir açıklama mektubudur. En azından yine böyle bir ikinci mektup yazmaya girişmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu önce bir bildiri şeklinde olacaktı, ama yine bu biçimi tercih ettik. Çünkü iyi ya da kötü, sizlerle konuştuğumuzda hemen her zaman kişisel bir tonu yeğledik.  

Bizler Rojava halkının erkekleri, kadınları, gençleri, çocukları ve yaşlılarıyız.

Bir önceki mektupta sizlere Ortadoğu denilen bölge de 100 yıl önce emperyalistler tarafından Türkiye, İran, Irak ve Suriye gibi ülkeler arasında paylaşılan Kürdistan 'da yaşıyoruz demiştik. Türkiye 'nin doğu ve güneydoğusunda, Iran 'ın batısında, Irak 'ın kuzeyinde ve Suriye 'nin kuzeyinde yaşıyoruz demiştik. Bu mektupta daha çok Kürdistan 'ın en küçük parçası olan Rojava 'dan sesleneceğiz sizlere...
 

Acı Çekiyoruz, Ölüyoruz, Savaşıyoruz, Direniyoruz...


Şimdi iyi bildiğiniz üzere 2011 Mart ayından beri Suriye 'de bir iç savaşın ortasındayız. Bizim için her şey Tunus ile başlayan Yemen, Bahreyn, Libya, Mısır ve Suriye 'ye kadar uzanan ve yine Suriye 'de kitlenen ve ABD ve batı bloğunun da " Arap Baharı " adı verdikleri süreç ile başladı.

Saydığımız bu ülkelerdeki olaylar başta her ne kadar halk hareketleri şeklinde başlamış olsa da ABD ve batı bloğunun dolaylı veya direkt müdahaleleriyle halk hareketleri olmaktan çıkmıştı. Ve Ortadoğu halkları olarak kendimizi önceki yılları da aşan savaşlar ve bitmek bilmeyen kaosun içinde bulduk. Başka bir deyişle Ortadoğu 'nun emperyalist güçler eliyle yeniden dizayn edildiği bir döneme girmiştik.

İşte bizler bu dönemde ya ABD ve batı bloğunun yanında yer alacak ve Ortadoğu 'nun yeniden dizayn edilmesinde birer piyon olarak kullanılacaktık. Ya da Rusya ve İran gibi ülkelerin yanında yer alacak ve bölge devletlerinin anti-demokratik rejimlerinin, diktatörlerinin iktidarını sürdürebilmesi için çalışacaktık.
 

Yaşamı İnşa Etmeyi Seçtik...
 

Bizler yaşamı inşa etmeyi seçtik, ama bir savaşın ortasında. Sesi boğulduğu için daha az öldürücü olmayan bir savaşın ortasında...

Bu nedenle Suriye 'de başkalarının rehberliğindeki iktidar yolu için kanımızı, canımızı feda etmek yerine kalbimizi ve gözlerimizi kendimize, halklara ve dünya 'ya çevirdik. Çünkü biz başka bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle de rotamızı belirlerken " Ne ABD ve batı bloğu / Ne Rusya ve İran " diyerek belirledik.

Bir başka deyişle egemenlere " Ya bir yol bulacağız Ya bir yol açacağız " demiş olduk. Ve halkları pusula edinen bizler yeni bir yol açtık. Bu yola da üçüncü yol adını verdik. Egemenlerin kırmış oldukları ve kırmayı sürdürdükleri yaşam yolunu yeniden inşa etmemiz lazımdı.

Bu yol yalnızca biz Kürtlerin değil, farklı kimliklerden, farklı kültürlerden, farklı inançlardan gelenlerin, işçilerin, öğrencilerin, öğretmenlerin, gençlerin, işsizlerin, engellilerin, kadınların, LGBT bireylerin ve köylülerin de yoludur. Biliyorduk ki bu yola bağlı olarak iyi olabilecek şeylerde vardı kötü olabilecek şeylerde. Ancak her zaman ki kararlılık, inanç, cesaret ve cüretle doğru bildiğimiz bu yolda yürümeye devam ettik.

Nitekim izlediğimiz bu üçüncü yol da 19 Temmuz 2012 'de Kobané 'de bir devrim süreci başlattık. Bu süreç kısa bir süre sonra tüm Rojava 'ya yayıldı. Yaptığımız bu devrimsel çıkış Suriye üzerinden güç ve iktidar mücadelesi yürüten egemenleri hiç memnun etmedi. Bunun bilincindeydik. Çünkü bu devrimsel çıkış ile sitem dışına çıkarak kendi demokratik özerk yaşamımızı inşa etmeye başladık.

Herkesin kendi rengiyle, kültürüyle, diliyle, kimliğiyle, inancıyla, demokrasiyle, adaletle, özgürlükle ve saygınlıkla var olabileceği ve yaşayabileceği bir model geliştirdik. Bir başka deyişle Temmuz sıcağında yapmış olduğumuz bu çıkış ile sistem ve sitemin yarattığı iktidarlara devrimci bir cevap vermiş olmuşduk.

Ve geçtiğimiz yıl yürütülen uzun tartışmalardan sonra demokratik özerklik sistemin daha görünür kılmak için Rojava 'da kanton sitemini geliştirdik. İlk kanton ilanımız Ciziré bölgesinde gerçekleşti. Ve Ciziré kantonunu egemenlerin Cenevre 2 konferansını topladığı günlerde ve yine tarihteki ilk Kürt devleti olan Mahabad Kürt Cumhuriyeti 'nin kuruluş yıl dönümüne de denk getirip ilan ettik. Bu bizler açısından anlamlı ve önemliydi.

Daha sonra ise sırasıyla Afrin ve Kobané kantonunu ilan ettik. Özelde Kürt halkı genelde ise tüm Rojava halkları olarak egemenlere aslında bu girişimlerimiz ile " biz buradayız ve size rağmen kendi demokratik özerk sistemimizi inşa ediyoruz " demiş olduk. Kurduğumuz her üç kanton 'da da farklı kimlikler, farklı kültürler, farklı inançlar yönetimde ve bütün kademelerde eşit temsiliyet hakkı kazandı.

Ve bugün geldiğimiz nokta itibari ile Rojava kantonları birinci yılını geride bıraktı. Bu 1 yılın bizler açısından nasıl geçtiğini özetleyecek olursak; acı çekerek, ölerek, savaşarak, direnerek geçti diyebiliriz...

Çünkü bölge üzerinde hesapları olan egemenler Temmuz sıcağında Kobané 'de doğan Rojava devrimini sindiremedikleri gibi Rojava devriminin emekleme dönemini de sindirememişlerdir. Ve Rojava devrimini ezmek, tasfiye etmek, teslim alarak kendilerine yedeklemek istemişlerdi.

Bu nedenle Rojava devrimi başından itibaren sistemli olarak egemenler ve onların bölgesel - yerel işbirlikçilerinin yoğun ve sistemli saldırılarına maruz kaldı. Örneğin Kobané kantonu bu 1 yıllık süreç içerisinde 3 kez işgal edilmek istendi. Kobané 'ye yönelik işgal girişimleri IŞİD eliyle yürütüldü.
 

Kobané 'de Kuşatma ve Direniş...
 

2014 'ün Nisan ayında IŞİD 'in Kobané 'ye yönelik işgal harekatına maruz kaldık. IŞİD kenti yoğun bir kuşatmaya almıştı. Bu dönemde 2013 yılından beri " Çözüm süreci " yürüttüğümüz faşist TC devleti bizi ve devrimimizi boğdurmak için sınır boyunca hendekler kazmaya başladı. Bu normaldi. Çünkü faşist TC devleti Rojava 'da kazanmış olduğumuz tarihsel kazanımları yok etmek için çalışıyordu.

Ancak normal olmayan ve anlamakta güçlük çektiğimiz Barzani ve KDP 'sinin Rojava sınıra hendek kazıyor olmasıydı. Başka bir deyişle kardeşin kardeşe hendek kazıyor olmasıydı. IŞİD ise tüm bu hengame içinde var gücüyle Kobané 'ye saldırıyordu. Ancak faşist ablukayı ve saldırı dalgasını YPG / YPJ savaşçılarının devrimci direnişi ile püskürttük.

Haziran ayında IŞİD Musul 'u işgal edince bütün Ortadoğu dengeleri sarsıldı. Bunun Rojava 'ya çok sert yansımaları oldu. Bu dönemde herkes tarafından bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde " IŞİD Bağdat 'a ilerliyor " naraları atılıyorken IŞİD Temmuz ayı ortalarına geldiğimizde Kobané 'ye yönelik ikinci kez bir işgal harekatı başlattı. İkinci kez IŞİD 'in işgal harekatına maruz kalıyorduk. İkinci işgal harekatı birinci işgal harekatından daha güçlüydü. Çünkü IŞİD, Musul 'da Irak ordusundan ele geçirdiği askeri araç ve gereçleri kısmi olarak Kobané 'ye kaydırdı.

Yaklaşık bir ay süren şiddetli IŞİD saldırılarını YPG / YPJ savaşçılarının devrimci direnişi ile püskürttük. Ancak IŞİD ikinci işgal harekatında Kobané 'de kısmi bir ilerleme kaydetmiş ve bazı köyler IŞİD İşgali altına girmişti. Bir süre sonra YPG / YPJ savaşçıları IŞİD 'in Kobané 'den tamamen temizlenmesi için devrimci operasyonlara başladı. Ve IŞİD işgali altına giren köyler başlatılan devrimci operasyonlar sonucu özgürleştirildi.

Ağustos ayına geldiğimizde ise IŞİD, Şengal 'e yönelik bir saldırı dalgası başlattı. Barzani 'ye bağlı Peşmerge güçleri de Ezidi halkını korumak yerine bırakıp kaçınca Şengal IŞİD tarafından işgal edildi. Ve IŞİD Ezidi halkına yönelik bir soykırıma girişti. YPG / YPJ güçleri soykırımı engellemek için Rabia sınır kapısından geçerek Şengal dağına uzanan bir hatta insani koridor açmak için IŞİD ile yoğun çatışmalara girdi.

Şiddetli çatışmaların ardından YPG / YPJ güçleri insani koridor açmayı başardı. Ve Ezidi halkını devrimin topraklarına Rojava 'ya nakletti. Daha sonra ise HPG / YJA-STAR güçleri 'de Şengal dağına geçerek Ezidi halkını korumaya aldı. Şengal 'de durdurulan IŞİD, Suriye ‘de Suriye rejim güçlerinin denetiminde bulunan Tabka hava üssüne saldırdı ve burayı ele geçirdi.
 

3. İşgal Harekatı ve Direniş...
 

IŞİD kısa bir süre sonra Kobané 'ye yönelik 3. işgal harekatını başlattı. IŞİD 'in Kobané ‘ye yönelik üçüncü işgal harekatı, birinci ve ikinci işgal harekatından çok daha farklıydı. Çünkü IŞİD Musul 'dan ve Tabka hava üssünden ele geçirdiği bütün askeri cephane ve donanım ile Kobané 'ye saldırıyordu. IŞİD 'in Kobané 'yi 3 cepheden kuşatmaya alması sonucu YPG / YPJ güçleri de ilk olarak sivil halkın can güvenliği sağlamak amacıyla bir çok köyü boşalttı.

Boşaltılan köyler kısa bir süre sonra IŞİD denetimine geçti. Binlerce sivil can güvenliği nedeniyle Suruç 'a geçmek zorunda kaldı. Başta Rojava devrimin baş düşmanı Türkiye olmak üzere, ABD ve batı bloğu Kobané 'nin bir kaç gün içinde düşeceğini tahmin etti. Ancak YPG / YPJ savaşçıları bi an olsun IŞİD saldırıları karşısında direnmekten vazgeçmedi ve IŞİD karanlığına teslim olmadı. Kobané 'nin düşmesini ağızları sulanarak bekleyenlerin hevesleri de kursaklarında kalmış oldu.

IŞİD 'e karşı etkin bir mücadele yürütmek, IŞİD 'i kısa vadede sınırlamak, orta ve uzun vadede de yok etmek için ABD öncülüğünde kurulan koalisyon bir kaç gün içinde düşeceğini tahmin ediyordu. Ama öyle olmadı. Kobané 3 cepheden kuşatılmasına, IŞİD tarafından yoğun teknolojik silahların da kullanılmasına rağmen düşmedi. Ve dünyanın egemenleri Stalingrad ve Vietnam 'dan sonra insan gücüne dayanarak kendi tarihini canlarıyla, kanlarıyla yazan bir halkın yükselişine ve sembolleşen bir kente tanıklık ediyordu.

Tabi ABD öncülüğündeki koalisyon Kobané direnişini izlemeye devam etti. IŞİD 15 Eylül itibariyle Kobané 'ye yönelik 3 cepheden başlattığı işgal harekatında ilerlemeye devam edince Kobané 'de katliam riski ortaya çıktı. Kobané 'deki gelişmeleri yakından takip eden Kürt halkı ve dostları yer yer sokaklara dökülmeye başlamıştı.

6 Ekim akşamı HDP MYK 'sının devam ettiği saatlerde Kobané 'den acil kodu ile imdat çağrısı alan HDP Kürt halkına ve demokrasi güçlerine örgütlü oldukları her yerde Kobané 'yi sahiplenme ve katliam riskine dikkat çekmek amacıyla eylemsellikler geliştirme çağrısı yaptı. Bu çağrı ile birlikte zaten sokaklarda olan Kürt halkının ve demokrasi güçlerinin eylemleri zirve yaptı.
 

Kobané Şahsında Sembolleşen Bir Halk ve Bir Hareket...
 

Subcomandante İnsurgente Galeano 'nun da EZLN ve Zapatista mücadelesini anlatırken dediği gibi; " Sürdürdüğümüz savaş bize yakınlardan ve uzaklardan özenli ve cömert kulaklar ve kalplerce işitilme ayrıcalığını tanıdı... " Evet aynen öyle oldu. Çünkü;

6-7-8-9 Ekim günleri İstanbul 'dan İzmir 'e, Ankara 'ya, Hopa 'ya, Antakya 'dan Mersin 'e, Adana 'ya,  Amed 'den Serhat 'a, Botan 'a...

Fransa 'dan Almanya 'ya, İsviçre 'ye, İtalya 'ya, Avusturya 'ya. Danimarka 'dan, İspanya 'ya, Avusturalya 'ya, Afganistan 'a...

Bask ülkesinden Galizia 'ya, Catalunya 'ya, Arjantin 'e, Meksika 'ya, Honduras 'a, Ekvador 'a kadar...

Türkiye ve dünyanın her yerinde de kitlesel eylem yapıldı.Bir şeyler eksikti ve halen de eksik, ama başkalarının dikkatini çekmeyi becermiştik.

Hal böyle olunca dünya dengeleri değişmeye başladı. Birde buna Türkiye ve Kürdistan 'daki 6-7-8 Ekim Devrimci halk serhıldanlarının yarattığı sonuçlar eklenince ABD öncülüğündeki koalisyon teşhir oldu ve harekete geçmek zorunda kaldı. Ve Kobané 'deki IŞİD hedefleri ABD öncülüğündeki savaş uçaklarınca vurulmaya başlandı. Daha sonra ise YPG / YPJ savaşçıları Türkiye, Kürdistan ve dünyadan aldığı destekle IŞİD 'i yavaş yavaş geriletmeye başladı.

Direnişin 134. günü IŞİD, Kobané kent merkezinden sökülüp atıldı. Bugün geldiğimiz nokta itibarıyla YPG / YPJ savaşçılarının öncülüğünde devam etmekte olan direniş IŞİD işgali altındaki köyleri özgürleştirme operasyonları ile devam ediyor. Savaşçılar başarılı bir şekilde ilerlemeye devam ediyor.
 

Kobané ve Rojava Etrafında Kenetlenenlere Teşekkür...
 

Hilesiz, ihanetsiz, iki yüzlülükten, yalanlardan uzak herkese,

Kadınlara,

Bize yardım eden, bize eşlik eden ve pek çok kez acılarımızı ve adımlarımızı paylaşan tüm kızlara, yeni yetmelere, genç kadınlara ve ihtiyarlara,

Bize yardım edip bizimle yürüyen, Türkiye 'li ya da başka ülkelerden olanlara,

Sözümüze kulak verenlere ve sözlerini bizden esirgemeyenlere,

Yuvasını, yüreğini bizlere açanlara,

Saygınlıkla direnenlere ve direnmeyi sürdürenlere,

Yer yüzünün bizim oluşturduğumuz rengini yükseklere taşıyanlara,

Türkiye 'nin, Kürdistan 'ın ve dünyanın genç erkek ve kadınlarına teşekkür ediyoruz...
 
 
Mücadelemiz döneminde çocuk ya da yeni yetme olup, kulaklarını ve gözlerini kapatmadan soyluca büyüyenlere,

Gelip saygın yoksulluğumuz, mücadelemiz, umudumuz ve çılgın girişimlerimizle günlerini, haftalarını, aylarını, yıllarını paylaşmayı seçenlere,

Yağmur, kar, çamur, soğuk demeden sınırda nöbet tutanlara,
 
Eşcinsellere, lezbiyenlere, transseksüellere, cinsiyet-ötesi kişilere ve " kendi tarzındaki herkese " teşekkür ediyoruz...
 
 
Gizlenmenin bir kusur olmadığı bilinciyle farklılığa saygı mücadelelerini bizimle paylaşanlara,

Cesaretin testosteronla hiç mi hiç ilişkisi olmadığını gösterenlere,

Ve bizlere tekrar tekrar aldığımız saygınlık ve soyluluk derslerinin en güzellerinden bazılarını verenlere,

Türkiye 'den ve dünyadan mücadelemize omuz veren aydınlara, sanatçılara, bilim insanlarına teşekkür ediyoruz...
 
Sizlere hep kulak verdiğimizi ve görüşlerinizi paylaşmadığımız zamanlarda dahi sizleri saygı ve dikkatle dinlediğimizi, taşıdığınız ışıktan bir şeylerin karanlık yollarımızı aydınlatmada yardımcı olduğunu zaten biliyorsunuz.
 

Sterk TV, Ronahi TV, Med Nuçe TV 'ye, Hayat TV, İMC TV 'ye,

Gördüklerini ve duyduklarını tüm dünyaya hakikate bağlı kalarak duyuranlara,

Seslerimize ve yolumuza, onları çarpıtmaksızın saygı gösteren dürüst basın emekçilerine ve saygın medyaya teşekkür ediyoruz.

MLSPB-DC, MLKP, Birleşik Özgürlük Güçleri, TKP-Kıvılcım, TKP-ML TİKKO ve Devrimci Karargah savaşçılarına teşekkür ediyoruz.
 
 
Ve kimseyi ihmal etmeden, dürüstçe ve içtenlikle bize yardımcı olan herkese teşekkür ediyoruz.

Yürekten yüreğe, her şey için teşekkürler...



Hüseyin Mahir

06.03.2015



DC 'den Alıntı...

viernes, 6 de marzo de 2015

Halklara...






Bu bir açıklama mektubudur. En azından böyle bir mektup yazmaya girişmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu önce bir bildiri şeklinde olacaktı, ama bu biçimi tercih ettik, çünkü iyi ya da kötü, sizlerle konuştuğumuzda hemen her zaman kişisel bir tonu yeğledik. 


Bizler Kürdistan halkının erkekleri, kadınları, gençleri, çocukları ve yaşlılarıyız.


Belki bizleri anımsıyorsunuz; 15 Ağustos 1984 'te silahlı bir ayaklanma başlattık ve o günden bu yana, baskıya, sömürüye, soykırımlara, katliamlara, asimilasyona, ötekileştirilmeye, yok edilmeye ve unutulmaya karşı bir savaş yürütüyoruz ve çeşitli hükümetlerin bize karşı sürdürdükleri başarısız imha savaşına karşı direniyoruz.


Ortadoğu denilen bölge de 100 yıl önce emperyalistler tarafından Türkiye, İran, Irak ve Suriye gibi ülkeler arasında paylaşılan Kürdistan 'da yaşıyoruz. Türkiye 'nin doğu ve güneydoğusunda, Iran 'ın batısında, Irak 'ın kuzeyinde ve Suriye 'nin kuzeyinde yaşıyoruz.


 Acı Çekiyoruz, Ölüyoruz, Savaşıyoruz, Direniyoruz...
 

Şimdi, iyi bildiğiniz üzere, 15 Ağustos 1984 başlangıcının şafağından bu yana gerek ateşle, gerek sözcüklerle sürdürdüğümüz mücadelemizi, çabalarımızı, yaşamımızı ve ölümümüzü özelde Kürt halkına genelde ise tüm Türkiye ve Kürdistan halklarına, haklarının, kültürlerinin, kimliklerinin, inançlarının, dillerinin tanınmasına adadık.


Bu, doğaldı çünkü bizler ağırlıklı olarak Kürt 'leriz. Ama buna ek olarak bir çok halktan ve kültürden insanlarızda. Türkiye 'de Kürtler, ulus 'un büyük dönüşümlerinin temelini oluşturmalarına karşın hâlen en çok saldırıya uğrayan, ötekileştirilen, sosyal - siyasal - coğrafi - kültürel soykırıma ve katliamlara maruz kalan ve halende en fazla sömürülen toplumsal gruptur.


Bize karşı yürütülen savaş o denli yoğun ve acımasızdı ki, bir Kürt ancak Kürt olmaktan vazgeçtiğinde ya da öldüğü zaman marjinalleşme ve yoksulluk koşullarından kaçınabileceğini düşünüyordu. Bu rutin hale gelmişti.


Ölmemek ve Kürt olmaktan vazgeçmemek için savaştık. Sırtlarımızda yükselen bu ülkeye diri ve Kürt olarak ait olmak için savaştık.


Belirleyici anlarında üzerinde yürüdüğü hemen her zaman yalın ayakları olduğumuz ulus. Toprağı sebzeye ve meyveye durduran elleri olduğumuz ulus. Her şeyi olanların onca böbürlendiği büyük binaları, yapıları, camileri ve sarayları inşa eden kolları, elleri, iskeleti ve omurgası olduğumuz ulus. Söz, bakış ve tarzla, yani kültürle iyi ya da kötü bir parçası olduğumuz ulus.


Yaralı olduğumuz için mi bu kadar sert konuşuyoruz ? Belki de. Ayaklanmamızın sadece tepedeki otoriterlik nedeniyle kör, sağır ve dilsiz olan bir ulusa " İşte buradayız " diye haykırmaktan ibaret olmadığına işaret etmek istiyoruz.


Ayaklanmamız aynı zamanda, " Biz buyuz ve bu olmaya devam edeceğiz. Ama artık rengimizle, kültürümüzle, dilimizle, kimliğimizle, inancımızla, demokrasiyle, adaletle, özgürlükle ve saygınlıkla " demekti. Aslında bunu sizler bizden daha iyi biliyorsunuz. Silahlı ayaklanmamızın daha ilk günlerinden beri bizlere iyi ya da kötü eşlik ediyorsunuz.


Egemen zihniyet Türk olmayan hemen herkesin haklarını, kültürünü, kimliğini, dilini, inancını anayasal bir zeminde tanımak yerine bunları her zaman reddetti. Bu geçmişte Ulusalcı-Milliyetçi-Kemalist iktidarlar döneminde de böyleydi.


Şimdi de Türk İslamcı-Milliyetçi-Osmanlıcı iktidar döneminde de böyledir. Söz konusu halklar, hakları, kültürleri, kimlikleri, dilleri, inançları olunca yukarıda sözünü ettiğimiz her iki zihniyette hemen her dönem çeşitli ittifaklar oluşturdular.


Bizleri olduğumuz gibi tanımayı reddettiler. Çünkü aradan kısa bir zaman geçtiğinde herkesin unutacağını düşünüyorlardı. Ve belki pek çok insan unuttu, ama biz unutmadık. Bizim belleğimiz var ve bunu yapanlar onlardı. Ulusalcı-Milliyetçi-Kemalist zihniyet ve Türk İslamcı-Milliyetçi-Osmanlıcı zihniyetti.


Evet, halklar günümüzde halen bu toplumun yumuşak karnı olmayı sürdürüyor ve on yıllardır aynı ırkçılığın acısını çekiyorlar. Egemenler seçimlere bir başka deyişle onlara kâr sağlayacak, konumlarını güvence altına almak için hazırlandıkları bugün, ne söyledikleri önemli değil. Biliniz ki onlar çoğunluğun iyiliği için hiç bir şey yapmayacaklar. Para ve mevki kazandırmayan hiç bir şeye kulak vermeyecekler.


Bizler özelde Kürtler ve genelde tüm Türkiye halkları olarak bir şeyden gurur duyuyorsak o da söze önem vermemizdir. Dürüst ve ilkeli söze. Tüm mücadelemiz boyunca sizlere taleplerimizi elde etmek için başta savaş olmak üzere, diyalog ve müzakere yolunu da deneyeceğimizi söyledik. Mücadele de büyük çabalar göstereceğimizi söyledik. Halkların özgürlüğü ve kurtuluşu mücadelesi üzerinde odaklanacağımızı söyledik.


Ve öyle de oldu. Sizlere ihanet etmedik. Bu soylu davaya cömertçe katkıda bulunduğunuz yardımların tümü, yalnızca buna kullanıldı. Başka hiç bir şeye değil. Hiç bir şeyi başka bir alanda kullanmadık. Türkiye 'den ve dünyadan aldığımız tüm desteği yalnızca halkların kurtuluşu ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi, halkların hakları, kültürü, kimliği, dili ve inancının tanınması yönündeki girişimlerimizde kullandık.


Desteklerinizin bir şey için olduğunu söyleyip, başka bir şey için kullanmak dürüstçe olmazdı. Sözümüzü Türkiye ve dünyadaki başka mücadelelere gönderme yapmak ve kimi durumlarda onlarla dayanışmamızı ifade etmek için kullandık. Sadece o kadar. Ve pek çok kez, daha fazlasını yapabileceğimizi bilmemize karşın, kendimizi engellememiz gerekti, çünkü çabalarımız sizlere de söylediğimiz gibi özelde Kürt halkı genelde ise tüm Türkiye halkları içindi.


Bizim için kolay olmadı. Bütün dünya da köylülere, işçilere, öğrencilere, işsizlere, öğretmenlere, çalışanlara, LGBT bireylere, engellilere, genç insanlara, kadınlara ve çocuklara yönelen haksızlıkları ve nefreti görüp duyduğumuzda neler hissettiğimizi varın siz düşünün.


Yüreğimizin neler hissettiğini düşünün. Acı, öfke, bize ait olduğu için tanıdığımız bir kızgınlık duyduk. Ama bu kez ötekinde olduğu için bizi etkiliyordu. Özelde Kürt halkı genelde ise tüm Türkiye halkları demiştik. Buna sadık kalmalıydık. Sanırım tarzımız böyle. Subcomandante İnsurgente Galeano (Marcos) 'un da dediği gibi; " Sözümüze ihanet etmektense ölümü yeğleriz... "
 
 
Devrimci Önderlik Yönetmez...
 

Şimdi başka bir şeyler söyleyip yapabilmek üzerine yüreğimize danışıyoruz. Eğer çoğunluk evet derse o zaman bunu yapmak için her şeyi yapacağız. Her şeyi gerekirse ölmeyi de. Dramatik görünmek istemiyoruz. Sadece ne kadarına talip olduğumuzu açığa çıkartmak için söylüyoruz bunu. Bir başka deyişle, " bize bir konum, bir miktar para, bir vaat, bir adaylık verilmesine kadar " değil.


Sizlere hep içtenlikle seslendik. Güç ve zor bir karar olacak, tıpkı yaşamımız ve mücadelemiz gibi. On yıllar boyunca halklarımıza kapı ve pencereleri sunabilecek koşulları hazırlamakla uğraştık. Günü geldiğinde herkes hangi pencereden bakacağını ve hangi kapıyı açacağını seçebilsin. En azından bunu sağlayacak tüm bileşenlere sahip olsun diye.


Ve bizim yolumuz bu. Bir başka deyişle Devrimci önderlik yönetmez. Bunun yerine yolları, adımları, eşlik etmeyi, yönü, hızı, hedefi arar. Bir kaç tane. Sonra da halklara yolları sunar ve onlarla birlikte şu ya da bu yolu izlediğimizde neler olacağını tartışır. Çünkü, üzerinde ilerlediğimiz yola bağlı olarak, iyi olabilecek şeyler de vardır, kötü olabilecek şeyler de.


Ve halklar düşüncelerini söyler, tartışır, sonra çoğunluk olarak nereye gideceğimizi kararlaştırır. Ve halklar emri verirler ve Devrimci önderlik işi örgütlemek ve o yolu yürümek için ne gerekiyorsa hazırlamak zorundadır.


Tabii Devrimci önderlik yalnızca onlara ne olduğuna bakmaz, aynı zamanda halklara bağlı olmak ve onların yüreklerine dokunmak, söyledikleri gibi, onlarla bir olmak zorundadır. Sonra hepsi bizim bakışlarımız, bizim kulağımız, bizim düşüncelerimiz, bizim yüreğimiz olur.


Ama şu ya da bu nedenden dolayı, önderlik hepimiz gibi bakmıyor, duymuyor, düşünmüyor veya hissetmiyorsa ? Ya da bir kısım görülmüyor, başka bir şey duyulmuyor, diğer düşünceler düşünülmüyor ya da hissedilmiyorsa ? İşte herkese danışılmasının nedeni de budur. Herkese sorulmasının nedeni de budur. Herkesten onay alınmasının nedeni de budur.


Çoğunluk hayır diyorsa o zaman Devrimci önderlik başka bir yol aramak ve halklar kolektif olarak bir karara varana dek halklara başka bir yol sunmak zorundadır. Başka bir deyişle halk yönetir. Şimdi kolektifi oluşturan bizler bir karara varacağız. Lehte ve aleyhteki noktaları tartışıyoruz. Neyin yitirilip neyin kazanılacağını dikkatle hesaplıyoruz.


Kaybedilecek olanın az olmadığı görülürse buna değip, değmeyeceği kararlaştırılacak. Şimdi önümüzde pek çok dönemeç var. " Çözüm süreci " ve 2015 genel seçimleri gibi. Bunlar dönemeçlerden sadece iki tanesi ancak anlam ve önem bakımından hayati diyebiliriz. Çünkü geleceğin nasıl şekilleneceğini büyük bir oranda bu iki dönemeç belirleyecek. Bugüne kadar vermiş olduğumuz mücadele de kazandıklarımız az değildi ve bu kısmen sizin verdiğiniz destekler sayesinde oldu.


Sanırız biz Kürtlerin bu noktaya kadar sizlerle birlikte inşa ettiklerimizden, hiç bir utanca yer bırakmaksızın gurur duyabilirsiniz. Ve sizin gibi insanların yanımızda yürümüş olmasının bizler için bir onur olduğunu biliniz.



Hüseyin Mahir

07.02.2015



DC 'den Alıntı...

lunes, 16 de febrero de 2015

15 Şubat Komplosu Arjantin 'de Protesto Edildi...



Geçen yıl olduğu gibi bu yılda Arjantin / başkent Buenos Aires 'te 15 Şubat komplosu protesto edildi. Geçtiğimiz cumartesi günü (14 Şubat 2014) yapılan eylemde PKK, KCK bayrakları, Arin Mirkan ve PKK lideri A. Öcalan dövizleri taşındı. Eylemde Kobané zaferi ve YPG / YPJ savaşçıları da selamlandı. Ayrıca İran İslam Devleti 'nin Kürt tutsaklara yönelik işkence ve idam politikası da kınandı. " Öcalan 'a ve tüm politik tutsaklara özgürlük " sloganıyla gerçekleştirilen ve öncülüğünü Sol-Sosyalist güçlerin yaptığı eylem günün anlam ve önemine uygun olarak yapılan konuşmaların ardından sonlandırıldı...



Eylemin Videoları...







https://www.youtube.com/watch?v=Uk1jan8Ixcg



Eylemden Kareler...

























domingo, 15 de febrero de 2015

Las guerreras de Kobane...



El pasado 26 de enero, el Estado Islámico (EI) fue expulsado de Kobane, ciudad próxima a la frontera de Siria y Turquía que durante cuatro meses se convirtió en el epicentro de la resistencia kurda. Las mujeres cobraron un gran protagonismo, organizándose en milicias femeninas ligadas a una fracción radicalizada del movimiento nacional kurdo. " Hay un enemigo que ha venido a mi tierra / y me he visto forzada a acoger un arma y protegerla ", versaba uno de los cánticos de las combatientes, que libran una pelea que no terminó y no sólo involucra al EI.


Mujeres en primera línea


Tierra seca y pastizal. Una ciudad marcada por el asedio. Con pañuelos en el cabello, pasos firmes y fusiles A-K 47 en los hombros, las mujeres kurdas sirias de Kobane se entregaron, desde el 16 de septiembre del 2014, a una dura batalla contra la avanzada del Estado Islámico que busca extender su dominio en la región. Es indiscutible que en este reciente triunfo sobre el EI, ellas se destacaron peleando y poniéndose al frente de las unidades.

" Yo era una estudiante. Cada vez que iba a la escuela, sentía mucho miedo. Así que la dejé para defender mi tierra y el país, para proteger a mis amigos y para ayudar a la gente a vivir en condiciones de seguridad. He sacrificado mi futuro para construir otra nación ", declara Naline, acompañada por dos compañeras -todas vestidas con uniforme militar- en una trinchera de Kobane. Su historia se repite en las miles de mujeres que se sumaron a la resistencia. Esto se evidencia en las experiencias relevadas por un reciente artículo del diario The Guardian.

Por ejemplo la de Ruhan Hassan, una joven pobre de Kobane quien luego de dedicar años a militar por los derechos políticos de los kurdos en Siria e investigar sobre la situación de las mujeres, se sumó en 2013 a las Unidades de Defensa Femenina (YPJ). O la de Berivan Fahdil, quien afirmó a su madre " voy a unirme a los luchadores de Kobane y no hay fuerza en la tierra que pueda detenerme ", previamente a tomar un arma y partir al frente.

Mustafa Taher relata la historia de su hermana Shireen, de 22 años, quien perdió la vida en combate el año pasado durante una emboscada del EI. " Estamos orgullosos del sacrificio de ella y de todos sus amigos, que murieron para defender Kobane ", alega, mientras levanta en alto una foto de la joven, de penetrantes ojos color avellana, tomada durante la batalla. Shireen había adquirido la decisión de pelear para defender su tierra tres años atrás, cuando su profesora y militante por la liberación kurda, cayó en la guerra civil siria. Y fue finalmente con la muerte de su padre –quien la había exhortado a continuar la lucha- en manos del EI, que se sumaría a las Unidades de Protección del Pueblo Kurdo (YPG), con las cuales pasó sus últimos días. " Si ella no se hubiera enrolado, yo lo hubiera hecho ", reflexiona Mustafa.

La cadena de silencios y un canto difícil de aplacar

Comienza el mes de febrero. Una cámara captura a veinte guerreras de Kobane con los dedos en " V ", apuntando al sol. El Estado Islámico emite un comunicado oficial aceptando que se retira de Kobane. Por supuesto, nada dice sobre el papel de las mujeres en su derrota. Poco más de tres meses pasaron desde que las tropas del EI se hubieran encargado de difundir una foto en la que aparecía decapitada la combatiente kurda de 28 años, Rehana, cuya imagen imponente en el frente de batalla había circulado por las redes sociales, representando la resistencia de las mujeres kurdas.

En una entrevista para el diario El Mundo, Hasrad, enrolada en las YPJ, había proclamado: " Luchamos contra hombres que violan, que venden mujeres " y aseveró que tanto ella como sus compañeras de batalla preferían suicidarse antes que convertirse en sus esclavas. Lo cierto es que las combatientes –con la doble condición de ser mujeres y kurdas-, a lo largo de estos meses no sólo se enfrentaron al Estado Islámico. En este sentido, no es casual el tratamiento que le dieron los grandes medios del mundo a su rol en esta victoria. La mayor parte de ellos, hicieron caso omiso del mismo. Otros publicaron sus fotos como una noticia de color, casi anecdótica.

Ninguno quiere mostrar que en Medio Oriente, en la frontera entre Siria y Turquía, con tantas guerras reaccionarias de trasfondo, hay mujeres que se organizan para pelear –y que pelean para organizarse. Reflejan, de esta forma, un punto en el que están de acuerdo tanto el imperialismo norteamericano como Turquía, en su enfrentamiento contra el Estado Islámico: ninguno va a permitir que la cuestión nacional kurda (una diáspora de 30 millones de personas distribuidas entre Irak, Irán, Siria, Turquía y el resto de Europa) ni la de las mujeres se desarrolle. Por ello, para estas guerreras –que ya cargan con la experiencia de haberse armado y derrotado a las milicias del EI- la lucha recién comienza.

En un discurso reciente, Obama manifestó que su país está frenando el avance del EI, liderando la coalición y apoyando a la oposición moderada en Siria. En otro lado del mundo –que, sin embargo, le es tan cercano-, Pervin Agri, una muchacha de 20 años que ya lleva dos enlistada en las milicias, explica: " Antes de lo de Kobane la gente no creía en nosotras, nos tomaba por inútiles. Pero las YPJ hemos demostrado, venciendo, que no era así. Las mujeres luchan y las mujeres protegen ".


* Las YPJ o Unidades de Defensa Femenina están ligadas a las Unidades de Protección del Pueblo Kurdo (YPG), las milicias radicalizadas dirigidas por el Partido de la Unión Democrática sirio (PYD), con relación con el Partido de los Trabajadores de Kurditán (PKK) turco.



Jazmín Bazán

07.02.2015
Kurdistán / La economía en Rojava: realidades y desafíos en la lucha kurda...



En el Kurdistán sirio nace una nueva forma de hacer política y de organización. En una zona devastada por el Estado Islámico, pero que se mantiene liberada gracias a la lucha de la guerrilla del PKK junto al pueblo, ¿cuáles son los desafíos económicos?

Desde hace más de cien días, la guerrilla kurda en el norte de Siria, junto a pueblos de diversas nacionalidades, defienden un proceso revolucionario basado en la igualdad, la vida en comunidad, la lucha contra el machismo y la aplicación de políticas que se diferencian del nacionalismo árabe y el islamismo político, las dos grandes corrientes que marcan a Medio Oriente.

Las YPG y las YPJ, conformadas por milicianos y milicianas, combaten en Rojava, región siria fronteriza con Turquía que tiene una extensión de 18 mil 300 kilómetros cuadrados y está dividida en tres cantones (regiones): Kobane, Cezire y Efrin. En ese territorio, la agricultura (el trigo es el principal producto) y el petróleo son las fuentes de de mayores recursos.

Aunque la guerrilla kurda expulsó al Estado Islámico de Rojava, esa zona todavía se encuentra asediada por el grupo terrorista y las fuerzas militares turcas, ya que el gobierno de Ankara rechaza la autonomía que se impulsa en Kobane. Pese a todo esto, hace más de dos años los pobladores de Rojava proclamaron una revolución y una " tercera vía " comenzó a crecer. Kurdos, árabes, asirios, turcomanos y otros pueblos impulsan un nuevo sistema basado en la ideología del Partido de los Trabajadores del Kurdistán (PYD, en el norte de Siria). El " Confederalismo Democrático " (CD) se abre como posibilidad real, pese al estado de guerra y de un bloqueo económico y comercial sobre Rojava, aplicado principalmente por el Estado turco.

Meses atrás, las poblaciones de Rojava dictaron su Contrato Social (Constitución), en la cual estipularon que los " recursos naturales, situados por encima y por debajo de la tierra, son la riqueza pública de la sociedad. Los procesos de extracción, gestión, licencias y otros acuerdos contractuales relacionados con dichos recursos serán reguladas por la ley ". En esa línea, decretaron que " los edificios y terrenos " son propiedad del nuevo autogobierno.

En el Contrato Social se indicó que todos los pobladores tienen " derecho al uso y goce de sus bienes privados. Nadie podrá ser privado de sus bienes, excepto mediante el pago de indemnización justa, por razones de utilidad pública o de interés social y en los casos y según las formas establecidas por la ley ". Con respecto al sistema económico, se remarcó que " debe orientarse a proporcionar bienestar general y, en particular, la financiación se concede a la ciencia y la tecnología. Tendrá por objeto garantizar las necesidades diarias de las personas y para garantizar una vida digna. (El) monopolio está prohibido por ley. Los derechos laborales y el desarrollo sostenible están garantizados ".

En una entrevista realizada a Amaad Yousef, ministro de Economía del cantón de Efrin, y publicada en Özgür Gündem, se pueden descubrir algunas líneas sobre la economía en Rojava. El funcionario explicó que la región siempre estuvo caracterizada por la pobreza, porque desde el gobierno central " no permitieron abrir fábricas, o el desarrollo o cualquier forma de enriquecimiento de la región ". Yousef recordó que " en Efrin fueron cerradas 200 plantas de procesado de olivas. Fuera de esto no había ni el más pequeño taller ".

Ante una situación crítica, la administración de Rojava impulsa centros de desarrollo de la economía social en varias ciudades.

El antropólogo inglés y activista anarquista David Graeber –quien a finales del año pasado estuvo diez días en Cezire- detalló que ahora existe un sistema académico considerado " clave de la estrategia económica ", que ofrece seis semanas de cursos intensivos en diversas especialidades, que anteriormente eran dictadas por el gobierno sirio. " Las (nuevas) academias económicas no sólo entrenan en conocimiento técnico sino que enfatizan la gestión cooperativa y tienen como objetivo difundir estos conocimientos a la mayor cantidad de población posible ", expresó el antropólogo.

Por su parte, Hassan Rammo, en el artículo " La autogestión hacia un cambio democrático: La revolución del 19 de julio ", destacó que en septiembre de 2013 el gobierno de la región " emitió una decisión de reducir los precios de los combustibles ", como también entregó semillas de trigo y combustible a los agricultores mediante préstamos a pagar " después del final del ciclo de cultivo ".

En " Rojava: una revolución en la vida diaria ", la periodista Rebecca Coles apuntó que la " nueva Administración tomó la tierra y distribuyó partes de ella a cooperativas autoorganizadas que están trabajando para expandir la ganadería y para aumentar y diversificar lo que se planta ". Coles explica que se continúa " extrayendo algo de petróleo y lo refinan en diésel de baja calidad para venderlo en el cantón y distribuirlo a las cooperativas y otras instituciones. Lo que producen las cooperativas se vende o a la Administración o a precios controlados por la Administración. La Administración proporciona a cada hogar una ración de pan. El contrabando es alto ".

Yousef aseguró que en Efrin ahora el empleo es pleno, por lo cual la población aumentó de 450 mil personas a un millón, entre ellos 200 mil árabes.

Pese a la inestabilidad de la zona, el funcionario enumeró que en el cantón ya funcionan " 50 fábricas de jabón, 20 fábricas de olivas, 250 plantas de procesado de olivas, 70 fábricas de fabricación de material de construcción, 400 talleres textiles, 8 fábricas de calzado, 5 fábricas de producción de nylon, 15 fábricas de procesado de mármol ", a lo que se suman dos molinos (para procesar trigo) y dos hoteles. " Estamos haciendo todo esto en los pueblos para que la gente pueda volver (…) se construyó una presa para proporcionar agua para beber –destacó-. Creamos la marca ‘hecho en Efrin’. Prohibimos la fundación de otras fábricas de olivas desde una perspectiva ambiental. También prohibimos los talleres de fusión de plomo para proteger la salud humana ".

Entre otros aspectos económicos, el ministro de Efrin detalló que todavía utilizan la moneda siria (libra) y el interés fue prohibido. " Aquellos que lo hacen son enviados a juicio y se enfrentan a las consecuencias ", remarcó. Además los bancos estatales no operan, pero fueron fundadas entidades bancarias en los cantones, aunque Yousef reconoció que " la gente ahorra guardando su dinero bajo la almohada ". Como sistema de impuestos, relató el funcionario, se está analizando el aplicado en la Región Autónoma Vasca. En la actualidad, explicó, “se recaudan impuestos y éstos son distribuidos a los ministerios dependiendo de sus necesidades. Hay transparencia en cuando a estas cuestiones. Los ciudadanos saben donde se van a utilizar los impuestos que pagan. Sin embargo aún no podemos decir que este sistema está totalmente establecido”.

En declaraciones a medios alternativos, Graeber describió que además del sector de colectividades y cooperativas " hay un sector de ‘economía abierta’ que incluye la economía de bazar existente, la cual, sin embargo, ahora está bajo la autoridad de las comunas locales, las cuales intervienen imponiendo precios máximos a cualquier cosa considerada bien esencial ".

Sobre otros aspectos, el antropólogo inglés manifestó que " algunos capitalistas autóctonos sí existen y no han sido expropiados; algunos incluso son parte del gobierno ‘auto-organizado' ". Según Graeber, la explicación de esta situación es que " la revolución tenía como objetivo ‘cambiar el suelo bajo el que operaban’ cambiando la forma en que la economía funcionaba como un todo, y cambiar la estructura del poder político para así hacerles imposible el traducir la ventaja económica a influencia política, y por lo tanto en última instancia, continuar operando como capitalistas a largo plazo ".

Por último, al referirse al capital privado Yousef aseveró que " no está prohibido pero está de acuerdo con nuestras ideas y sistema. Estamos desarrollando un sistema en torno a las cooperativas y las comunas. Sin embargo, esto no prueba que estemos en contra del capital privado. Se complementarán entre sí. Creemos que cuando el sistema de cooperativas esté desarrollado, se puede añadir capital privado moral a ciertas partes de la economía. La sociedad de Rojava funcionará mejor de esta manera y alejándose del sistema liberal. En el sistema liberal el pez gordo se come a los peces pequeños y no hay moralidad. En nuestro cantón se fundó una Organización del Comercio y la Industria y tiene 7.000 miembros. Aquí sólo hay una cosa prohibida y es el capital financiero ".



Leandro Albani
En la lucha contra Estado Islámico, los kurdos son la clave...


Más que los ataques aéreos de EE,UU y sus aliados, la resistencia efectiva al avance de Estado Islámico la están logrando las milicias de Kurdistán




En los ataques aéreos de Estados Unidos, algunos de sus aliados europeos, así como, concretamente, Jordania y los Emiratos Árabes Unidos, contra las posiciones de Estado Islámico (EI) reciben casi toda la atención de los medios de comunicación.

Esa gran ventaja táctica de un conjunto de Estados que podríamos con mucho cuidado llamar una intención de coalición anti-EI no se aprovecha en el terreno porque a Washington aún le falta la decisión política de terminar con la existencia del autoproclamado " califato ". A falta de un plan de paz y estabilización regional acordado entre todos los actores se impone la lógica de una dinámica bélica de balance de poder y contención mutua que, sin embargo, no puede excluir el riesgo desastroso de una escalada imposible de controlar.

La única fuerza capaz de romper esta indeterminación en el terreno, resuelta y capaz a vencer a EI son los kurdos. De hecho, y sin desmerecer la importancia de los bombardeos aéreos en golpear a los islamistas de Abu Bakr al-Baghdadi, la verdadera contención a la expansión de esta verdadera plaga ha sido la resistencia heroica de la ciudad de Kobani, en Kurdistán sirio, el año pasado.

La ciudad en la frontera con Turquía, bajo el control de las Unidades para la Protección del Pueblo, la milicia vinculada al Partido de la Unidad Democrática, refugio para aquellos cristianos y alauitas de Alepo que huyeron de la persecución de los islamistas, había adquirido un valor estratégico para EI: su caída significaría asegurar el flujo de combatientes y de armas desde Turquía, una logística ya facilitada por el gobierno de Erdogan, que tanto valora a los islamistas de todos los colores para sus aspiraciones neootomanas.

En el caso de Kobani, la reluctancia de Turquía de impedir la ofensiva islamista tenía un valor agregado; la victoria kurda, la consolidación de su control en sus tierras ancestrales desde el norte de Siria hasta Irak reaviva el fantasma del Tratado de Sèvres de 1920, que Mustafa Kemal combatió para luego fundar en las ruinas del Imperio Otomano una nueva república.

Ese tratado, patrocinado por el presidente Woodrow Wilson, enterrado por las potencias coloniales, pero no muerto, devolvía a los armenios sus tierras ancestrales vaciadas por el genocidio, y creaba Kurdistán.

Luego de pactar circunstancialmente con los bolcheviques y resolver la cuestión armenia, Mustafa Kemal se dedicó a aplastar la rebelión kurda de 1925, a masacrarlos y a terminar el proyecto de limpieza étnica negándoles hasta su derecho de identidad o la enseñanza de su idioma. Los kurdos deberían reconocerse como " turcos de montañas " y " orgulloso de serlo " ?

El partido de Erdogan, claro, les concedió algo de sus derechos en su afán de combatir al establishment kemalista, pero secretamente esperaba que los kurdos adhirieran a una lealtad dictada por la primacía de su identidad islámica. No fue el caso; los kurdos primaron su identidad étnica en Turquía desafiando todas las maniobras de Ankara. Más aún, el involucramiento de Turquía en Siria y más específicamente en el apoyo que silenciosamente proporcionó a los islamistas en su ofensiva contra Kobani, reveló la naturaleza antikurda del gobierno de Erdogan.

Hacia fines de diciembre de 2014, y luego de casi cien días de resistencia, Kobani no sólo detuvo el avance de los islamistas, sino que también aseguró que era una fortaleza firme, casi la batalla decisiva para revertir la onda expansiva del islamismo.

En efecto, aunque la historia épica de esta resistencia no se haya escrito todavía, ni se les haya dado a los peshmergas (combatientes kurdos) su debido honor en Kobani, y ante el casi desmantelamiento de las fuerzas iraquíes casi sectarizadas por las políticas equivocadas del ex primer ministro Nuri al-Maliki, son las fuerzas kurdas desde Erbil, capital del Kurdistán iraquí, las que día tras día registran éxitos en los combates y obligan a retroceder a EI. En enero, los kurdos lograron liberar y asegurar el control a la ruta internacional que vincula Mosul con la frontera siria.

¿Les tocará también la tarea de la puja final hacia la derrota de EI?

La respuesta, por supuesto, depende más de las decisiones que se tomarán en otras capitales.

De todas maneras, en términos políticos la victoria para los kurdos se define en el reconocimiento jurídico de Kurdistán, un Estado territorial que existe de hecho y que es una necesidad estratégica en el Levante. Falta darle un sentido de justicia histórica no sólo en términos de reconocimiento, sino también de factor de intermediación, y hasta moderación, que Erbil podría ser para determinar el destino de los kurdos en Siria, en Turquía y en Irán.



Khatchik DerGhougassian

La Nación

martes, 10 de febrero de 2015

Rojava 'nın Sesi Radyosu 'nun DK Savaşçılarıyla Yaptığı Röportaj...





Rojava 'nın Sesi Radyosu 'nun Rojava topraklarında bulunan Devrimci Karargâh savaşçılarıyla yaptığı röportaj...


Rojava 'nın Sesi: Kendinizi tanıtır mısınız?


DK Savaşçısı: Biz, Leninci marksizmi pusula edinen savaşkan sosyalizmde ısrarcı olan, devrimci savaş perspektifinde hareket eden Devrimci Karargâh örgütünün savaşçıları olarak Rojava 'da bulunuyoruz. Ancak örgütümüz bu topraklara çok da yabancı değil.

İlk kuruluş ve inşa dönemlerini Medya Savunma alanlarında gerçekleştirdi. İdeolojik, politik, örgütsel ve askeri hazırlıklarını tamamladıktan sonra kuruluşunu İstanbul 'da bulunan 1. Orduya havan eylemini gerçekleştirerek deklere etmişti.  Örgütümüz bu eylemiyle kendini duyurmuş oldu.

Örgütümüz kurulduğu yıldan beri ısrarla vurguladığı temel meselelerden bir tanesi de Ortadoğu devrimciliği idi. Emperyalizmin geleceğe dair hesapları ve planlamaları Ortadoğu üzerineydi. Dolayısıyla dünyanın gündemi de Ortadoğu 'laşmıştı. Bu tespiti yapan örgütümüz tespitten öteye geçerek, politik ve pratik devrimci konumunu Ortadoğu üzerine kurdu. Örgütümüzün bu tespit ve konumlanışının ne kadar doğru ve haklı olduğunu bugünkü tabloya baktığımızda çok daha net görebiliyoruz.



Rojava 'nın Sesi: Türkiye devriminin öncü örgütü olduğunuzu söylüyorsunuz. Neden Rojava 'dasınız?


DK Savaşçısı: Öncelikle şunu belirtmekte fayda var. Örgütümüz bir dönem Türkiye devrimci hareketi ile Kürt Özgürlük hareketinin arasında açılan mesafeleri kapatmakta ısrarcı oldu. Ki bu konuda attığı mütevazı adımların bu mesafenin kapatılmasında rol oynadığını söyleyebiliriz. Aynı zamanda hareketimiz Türkiye ve Kürdistan devrimlerinin kan kardeşliği mücadelesini savunan bir perspektife sahip.

Bu minvalde değerlendirildiğinde örgütümüzün neden burada olduğu sorusuna daha net cevap vermiş olacağız. Biz burada oluşumuzu enternasyonal dayanışmanın ötesinde, siper yoldaşlığı gereği buradayız. Siper yoldaşlarımızla mevzilerde omuz omuza savaşmak ve Rojava topraklarında bulunan çeteleri temizlemek için buradayız. Aynı zamanda Ortadoğu 'da gerçeklesen Rojava devriminin ezilen halklara eşitlik, adalet ve özgürce yaşayacakları bir düzen getireceğini iyi biliyoruz.

Dolayısıyla bu devrimden hem egemen güçler hem de yerel gerici güçler rahatsız. Ve en çok da TC devleti yani AKP-RTE devleti rahatsız. DAİŞ çetesinin en büyük destekçisinin, yakalanan silah dolusu tırlardan ve çetelere verilen tanklardan ve aynı zaman da yaralanan çetelerin Türkiye 'deki hastanelerde tedavi ettirildiğinden dolayı iyi biliyoruz. Bundan dolayı Rojava 'da bulunmamız ve çetelere karşı mücadele etmemiz TC. Devletine karşı da verilen bir mücadeledir.

Rojava 'da bulunmamız TC 'nin Ortadoğu politikalarının boşa çıkarılmasında rol oynadığını da düşünüyoruz.  Ayrıca şunu da belirtmek istiyoruz. Rojava topraklarında oluşumuz geçici bir süreç. Rojava toprakları çetelerden temizlenip ve devrim güvenli hale geldiğinde burada olmayacağız. Çünkü biz kendimizi Türkiye devriminin temel gücü olarak görüyoruz, Kürdistan devriminin değil. Kürdistan zaten öncü ve savaş örgütüne sahip. Dolayısıyla ikincisine ya da taklitçisine ihtiyaç olduğunu düşünmüyoruz.




Rojava 'nın Sesi: Rojava devrimiyle birlikte uluslararası destek ve dayanışma gerçekleşti. Dayanışmayı nasıl değerlendiriyor ve yeterli buluyor musunuz?


DK Savaşçısı: Rojava devrimin ilk dönemlerinde aslında istenilen düzeyde destek ve dayanışma gösterilemedi. Aslında bu durum biraz da Rojava devriminin yankısının tam anlamıyla duyurulamamasından kaynaklı oldu. Özellikle ilk dönemlerde Türkiye 'deki Sosyalist hareketlerin destek ve dayanışmaları basın açıklaması, panel ve insani yardımın ötesine geçemedi. Fakat bu durum enternasyonalizmin ölçüsü için bile yeterli bir durum değildi.

Fakat Kobané 'nin çeteler tarafından işgal edilmesiyle birlikte, YPG-YPJ 'nin çetelere karşı direnişi hem Türkiye 'de hem de dünyada geniş yankı buldu. Dünya ezilen sömürülen, zulüm altındaki tüm halklar heyecanlandı, dayanışmada bulundu. Düşünün Afganistan 'daki burkalı kadınlar dahi Kobani için gösteriler düzenledi. Dünya Sol Sosyalist hareketin uzun zamandır böylesi ortak bir ruh ve ortak bir duruşu olmamıştı.

Bu uluslararası dayanışmaya kimileri fiili olarak buraya gelerek savaşın içinde yer alarak gösterdi, kimileri ise bulundukları alanlarda bunu yükseltti. Şimdi temel görev bu direnisin yarattığı ruh, coşku, havayı herkesin ülkesine, bulunduğu alana taşıması ve orada mücadeleyi ileriye sıçratmada bir perspektife dönüştürmesidir.

Türkiye Sosyalist hareketinde aynı şekilde fiili direnişe katılan siper yoldaşlığını örenler oldu. Yaralanan şehit düşen siper yoldaşlarımız oldu. Bunun yanı sıra bireylerin kendi başlarına almış olduğu kararla Kobani’ye savaşmaya geçenler oldu. Ki doğru olanda budur zaten örgütsüz olmak ya da örgütünün yanlış duruşu karşısında devrimci sorumluluk, duyarlılığın en güzel örneği oldular. Bundan dolayı ilk dönemler savaşçı olarak Rojava’da bulunmayan örgütler daha sonra savaşçı pozisyonunda bulunmaya ve dayanışma içerisinde bulundular.



Rojava 'nın Sesi: Kobané düştü düşecek diyenler oldu. Fakat Kobané direnişi zaferle sonuçlandı. Bundan sonraki süreçte Kobané zaferinin yansıması nasıl olacak ?


DK Savaşçısı: Değerlendirmemize başlamadan önce belirtelim ki, Kobané düştü düşecek diyenlere inat, Kobané direnişinin başladığı günden bugüne kadar başta bakur ve Anadolu halkları olmak üzere 6-7 Ekim serhıldanlarını gerçekleştirenlere ve Kobané 'de savaşan siper yoldaşlarımızı kutluyoruz. Kobané zaferi herkesin ve her kesimin ortak mücadeleleri sonucunda zafere ulaşmıştır.

Kobané 'de çetelere karşı verilen direniş de artık sözlerin anlamını yitirdiği bir milada dönüştü. Nasıl ki geçmişte Stalingrad 'da ve Vietnam 'da verilen direnişler dünya gündemini ve dünyada ki toplumsal hareketleri etkilediyse bugün de Kobani direnişi toplumsal hareketlere ve ezilen halklara umut oldu. O yüzden Kobané 'nin düşme[me]si[nden] ve kanton sisteminden en çok da egemen kliklerin rahatsız olduğunu söyleyebiliriz.

Özellikle AKP 'nin [bir] taraftan Kürt sorununun çözümü " barış " demagojisiyle kamuoyunu oyalarken diğer taraftan uluslararası platformlarda DAİŞ 'e olan desteğini açık açık sunup, desteğini çekme şartı olarak Rojava 'da ki kanton sisteminin lav edilmesi şartını dayattıklarını Kürt kurmaylarından biliyoruz.  Kobané direnişinin zaferle sonuçlanmasının yansımalarının Anadolu 'nun metropol kentlerine mutlaka yansıması olacaktır.

Sınıf hareketinin düşük olduğu bir momentte Kobané zaferinden sonra Birleşik Metal İş sendikasına bağlı işçilerin 15 fabrikada grev kararı alması hiç de tesadüf değildir. Gezi momentinde yakalanan dalgayı bir adım öteye sıçratamadığımız için zamanla sönümlendi. Fakat Kobané direnişi biz Türkiyeli devrimcilere yeni bir momentin yakalanmasında muazzam fırsatlar sunuyor.

Diğer taraftan Sabri Ok 'un açıklamalarını da değerlendirdiğimizde bakurda yeni bir devrimci hamle hazırlığının yansımalarını da görmüş olacağız. Bundan dolayı Kobané direnişinin siyasal ve toplumsal yansımalarını değerlendirmek ve bunu devrime kanalize etmek açısından örgütümüz tüm çabayı ve emeği gösterecektir.



Rojava 'nın Sesi: Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?


DK Savaşçısı: Türkiye 'deki siyasal gündemi olanaklar el verdiğince takip etmeye çalışıyoruz. Son dönemde mecliste ve gündemde sıkça tartışılan " iç güvenlik paketi " var.  AKP-RTE devletinin sonunun yaklaştığını kendisi gibi biz de çok iyi biliyoruz. İktidarını sağlamlaştırması, koruması ve toplumsal gösterileri sindirmek ve bastırmak için bu yasanın çıktığını, toplumsal olaylarda yaşanacak ölümlerin kılıfının hazırlanması için yasanın çıkarıldığını görmemek mümkün değil.

Buradan kamuoyuna çağrımız var. Bu yasayı tanımayın, geri adım atmayın. Bu devlet meşru bir devlet değildir. Bu devlete karşı her türlü gösteri ve eylem yapma ve devlet şiddetine karşı her türlü devrimci şiddet meşrudur.

Son olarak söyleyeceğimiz devrimci-demokrat kamuoyunun; faşist oligarşik devlete karşı, öz savunma güçlerini kurmaya ve demokratik alanda yer alan kadroların askeri alanlarda yer alarak militanlaşmaya ve Devrimci Karargâh saflarında Devrim ve Sosyalizm mücadelesini büyütmeye davet ediyoruz.

Serkeftin...

07.02.2015



DC 'den Alıntı...